Anasayfa / Medya Siyaset Köşe Yazıları / Cumhur İttifakı Dedikleri
Cumhur İttifakı Dedikleri

Cumhur İttifakı Dedikleri

Kod adı DEVLET BAHÇELİ VE DENİZ BAYKAL olan bu operasyonların altında RECEP TAYYİP ERDOĞAN imzası hükümet adına yer almaktadır.

Bahçeli ve Erdoğan arasında imzalanan protokolle koalisyon kuruldu . Erdoğan meydanlarda avazı çıktığı kadar “ ARTIK KOALİSYONLAR DÖNEMİ KAPANDI “ demişti. Bundan sadece bir yıl önce. Şimdi koalisyon yapmak için önüne gelene tırlar dolusu vaatler veriyor.

MHP ve Bahçeli bu arada CUMHUR ittifakıyla birbirlerine göbekten bağlandılar. Hangi günahları beraber kapatıyorlar. Aslında CUMHUR ittifakının perde gerisinde neler var bir bakalım .

Bundan on sekiz yıl öncesine gidelim .

İkiz ihanet yasalarını Bahçeli imzaladı, AKP ve CHP Meclisten geçirdi! Başkanlığın aslı Federasyon. CUMHUR ittifakı federasyon ittifakı demektir.

#KodAdıDB olan operasyonun adı  -Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli olup 2001 yılından itibaren Erdoğan isminin iktidarda kalmasına sebep olan bu iki siyasidir.

Bugün Bahçeli bey ve Erdoğan iki lafın biri kendilerinin “ YERLİ VE MİLLİ “ olduklarını söylüyorlar.

O halde ! Açalım pandoranın kutusunu ..

AB uyumu adı altında çıkarılan sözde yasaların  bilhassa ; Vakıflar Yasası, Büyük şehirlerin sınırlarını düzenleyen yasa, İkiz İhanet Yasaları,Polis Mukavemet Kanunu gibi ülkenin birlik ve beraberliğine kökten zarar verdi.

Bilhassa İKİZ Yasalarla  sürecin Özerklik’e  doğru gittiğini anlamamız gerekir. HDP’ nin Özerklik talebi maalesef Anayasal kapsamda hukuki bir hak haline getirilmiştir. Yani HDP Yasal HAKKINI KULLANIYOR.

İhanetin sorumlularını başka adreslerde aramak gerekir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk`ün milli birlik ve beraberlik temelleri üzerine bina ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti,önceleri özerklik ve federasyon SAFSATALARIYLA PARÇALANMA AŞAMASINA getirildi. Sözde yerli ve milli filmiyle ipten kurtarılmaya çalışılıyor. Sonucunda ipin ucu kaçtı diyecekler.

Her ne kadar bugün göz ardı edilse bile bu yasalar meclisten geçmiş ve onaylanmıştır. Fakat ! Bahçeli ve Erdoğan ikilisi hiç bu yasalardan söz etmemekte, kendilerine yerli ve milli olduklarını söyleyerek birde CUMHURBAŞKANLIĞI makamını CUMHUR ittifakı adı altında kullanmaktan imtina etmemektedirler.

30 Ağustos 2009 tarihli 108 sayılı 3. Göz Gazetesinin haberi; Hükümetin Kürt açılımıyla yeniden ülke gündeminin hassas konuları arasına giren ve bu günlerde CHP ve MHP`nin  hedef tahtasına oturtulan İkiz İhanet Yasalarının altında bu iki parti yöneticilerinin imzalarının bulunduğunu açıklamak zorundayım .

Bugün Kılıçdaroğlu çıkıp özeleştiri yapmalı . Dün eski genel başkan Baykal tarafından atılan bu imzaların arkasında durmamalı.

İkiz Sözleşmelerin Ortak 1’nci Maddesi: “Bütün halklar kendi kaderini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler… Bütün halklar… doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir….

MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli, 19 Mart 2001`de hükümet üyesi olarak ikiz sözleşmelerin altına imzayı bastı. CHP`de AKP` yle birlikte 4 Haziran 2003`te ikiz ihanet yasalarını Meclisten geçirdi. Ancak her iki partide, yaptıklarına bugün dönüp bakmıyor.

CHP ve HDP, Cumhur ittifakı tarafından aynı safta gösterilerek aslında kurucu irade olan CHP `nin attığı imzanın arkasında durması isteniyor. Kurucu irade CHP eliyle AKP-MHP ittifakı Atatürk`ün kimliği üzerinden kurduğu Türkiye Cumhuriyetine operasyon yapmaya çalışıyor. Erdoğan karşı cepheyi ikide bir PKK terörü ile beraber göstererek bu şekilde ATATÜRKÇÜLER terörist diyor.

MHP ESKİ MİLLETVEKİLİNİN AÇIKLAMALARI…..BENİM KAVGAM İSİMLİ KİTABINDAN

‘’Türkiye insan haklarına ilişkin iki Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni 15 Ağustos 2000’de imzaladı. Türkiye adına imzayı New York’ta Büyükelçi Volkan Vural koydu. DSP-MHP-ANAP Koalisyon Hükümeti onayladı, ancak Meclis’e sevk edemedi. Bu eksiği de AKP Hükümeti giderdi. Haklı olmaya haklısınız, Türk siyasetçiye yapılan sevelim ya da sevmeyelim (-ki hiç sevmem) bu yanlışın hesabını mutlaka hükümet sormalıydı. Öte yandan Bahçeli’nin de kimlere sacayağı olduğunu, bu gün TBMM’de var olan partilerin kimler tarafından getirildiğini, kimlerin hizmetkârlığını yaptığını da görmezden gelemeyiz. Mersin eski milletvekili Ali Güngör “Benim Kavgam” kitabında şu bilgileri vererek bir döneme ışık tutuyor. Tarih 17 Ağustos 2000. Volkan Vural “azınlıklara kendi kaderini tayin hakkı” veren “İkiz Yasalar”a 57. koalisyon adına imza atıyor. Haberi alan İçel milletvekili Ali Güngör MHP Genel Merkezi’ne geliyor. Daha sonraları kurulacak AKP hükümetlerinin “Kürt açılımı”nın hukuki dayanağını oluşturan bu imzanın üniter yapıyı parçalayacağını o gün fark eden Ali Güngör, Devlet Bahçeli’ye diyor ki: – “Siyasi sorumluluğunu taşıdığınız bu imza Türkiye Cumhuriyetini bölünmeye götürür. O zaman MHP’liler de Ülkücüler de bizi affetmez.” Devlet Bey kendinden emin bir şekildehafifçe gülümsüyor: – “Unuturlar Ali Ağa, unuturlar!..” – “O zaman Rüştü Kazım Yücelen’in idam şerhini kaldırmasında sizin de onayınız var?” Devlet Bey susuyor, sonra arkaya yaslanıyor: – “Unuturlar Ali Ağa unuturlar!..”

AB ilerleme süreci kapsamında dayatılan “A.B. Uyum Yasaları”nın dayatılmasının hemen öncesinde dayatılan “TAHKİM” yasasının kabul zeminini hazırlamak üzere Türk medyasında haberler çıkmaya başladığında, 21 Haziran 2001’de TAHKİM YASASI TBMM’den MHP’li vekillerin de onayı ile geçti. Sonrasında devam eden UYUM YASALARI sürecinde de, “BU YOLUN GİTTİĞİ YER YATAK ODASININ KAPISIDIR !” (SONUÇ ALİ GÜNGÖR PARTİDEN İHRAÇ EDİLMİŞTİR) Bahçeli MHP’yi hiç iyi yönetmemiştir..

Yeni Sevr Antlaşmaları: İkiz Sözleşmeler;

1999 Helsinki Zirvesi… Türkiye’ye “üye adayı” unvanı veriliyor. Ardından pürtelaş geçirilen üç yıl… 2000 ve 2001 hazırlık ve gelişme dönemlerinden sonra 2002 yılı siyasi kriterler açısından bir operasyonlar yılı oldu. Türkiye, bir yandan Avrupa Birliği’nin (aslında Fransa ve Almanya’nın) emirlerini yerine getirme anlamında “reform hareketleri”ni hızlandırırken, öbür yandan aynı ülkelerden bir “müzakere tarihi” alabilme uğruna yoğun ve adeta “çılgınca” bir faaliyet sürdürdü (Osmanlı da böyle Avrupa’nın dayatmasıyla, “reform” yapa yapa batmıştır).

Helsinki Zirvesi’nde Türkiye “aday üyeler listesi”ne alındıktan sonra ikinci aşama “AB’ye katılım müzakerelerinin başlaması” olacaktı. Ne var ki müzakerelerin başlatılması, Türkiye’nin, Kopenhag ölçütlerini tam olarak yerine getirmesi koşuluna bağlanmıştır.

Buradaki “tam olarak yerine getirme” ifadesine dikkat ediniz. Böyle bir koşul eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü dünyada hiçbir iş tam olarak yapılamaz. Her işin eksik bir tarafı daima bulunabilir: Türkiye bir “gül” olup Avrupa’nın karşısına çıksa, hiç kuşkunuz olmasın, Gunter Verheugen pis pis sırıtarak “iyi ama, dikenin var” diyecektir.

AB Türkiye’nin “Kopenhag koşullarına uyma” sürecini izlemek gayesiyle şöyle bir süreç uyguluyor:

-“Katılım Ortaklığı Belgesi”yle Türkiye’ye buyruklarını iletiyor.

-Türkiye “Ulusal Program”la taahhütte bulunuyor.

-“Uyum Yasaları” ile taahhütlerini yerine getiriyor.

Atatürk Türkiyesi bitiriliyor

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir hatalar zinciri, işte bu süreçle başladı. Sonu belirsiz bir AB hayali uğruna, “teslimiyetçi Batıcı-mason” güçlerin itelemesiyle kendini bu mekanizmanın çarkları arasında bulan Türkiye, her şeyinden, bütün birikiminden vazgeçmeye başladı: Artık nesi var nesi yok değiştiriyor, tüm tarihsel değerlerini terk ediyor, önüne ne konulursa hiç düşünmeden, körü körüne kabul ediyor.

Hala öyle. Elinde ne varsa satmaya ve VERSAY düzenine yani SEVR sürecine hızla ilerliyor.

Türkiye Cumhuriyeti “Atatürk Türkiyesi” olmaktan çıkartılıyor, giderek artan bir hızla kendine yabancılaştırılıyor; adeta yapay bir yaratığa dönüştürülüyor.

Evet, Türkiye’yi sürükleyen uğursuz güç AB’ye girme uğruna bütün ulusal birikimimizi dağıtıyor, bütün Atatürkçü kazanımlarımızı yok ediyor (Öyle ki bu pespayeliğe Atatürkçülük adına kim destek oluyorsa, gerçekte yalan söylüyor ve Atatürk’e ihanet ediyor).

Soruyorsunuz bunları yapanlara, “Neden böyle yapıyorsunuz? Bu eylemleriniz şanlı bir geçmişi olan, bir Atatürk ve daha nice kahramanlar yetiştirmiş büyük bir ulusa, Türk milletine yakışır mı? Üstelik bu yaptıklarınız bilimsel gerçeklere de uymuyor. Devlet ve toplum yaşamı böyle sürekli değiştirip durmaya gelir mi? Yüz yılların birikimleri böyle bir kalemde silinip atılır mı? Yoksa “değiştirme hastalığı” diye bir hastalık var da, siz buna mı yakalandınız? Takiyyeci şeriatçılardan her ihanet beklenir; ya siz, hani siz Atatürkçüydünüz? Desenize, siz Atatürkçü değilsiniz; siz “teslimiyetçi Batıcı-mason” Atatürkçülersiniz!

Bu iki şerikin yanıtları, ancak bir çocuğun verebileceği bir yanıt: “Avrupa Birliği’ne gireceğiz de ondan! Avrupalıları memnun etmemiz lazım! Onlar da bize harçlık verecek.”

Evet Osmanlı’nın Reşit, Ali, Fuat Paşaları da, Damat Ferit’i de öyle yapıyordu, devleti bu şekilde yönetiyorlardı. Bütün gayretleri halkı değil, Avrupalıyı memnun etmeye yönelikti. Ancak tarih hiçbir hatayı affetmez. Böyle yabancılar tarafından güdüle güdüle, sonunda koskoca bir devleti çökerttiler. Türk halkını da yapayalnız, sersefil ve yoksul bıraktılar. Onların yaptığının aynısını, şimdi de bu “işbirlikçi Batıcı-mason” Atatürkçüler yapıyor. Devlet yine tehlikede, halk yine perişanmış; Batıcı teslimiyetçilerin umurunda mı? Atatürk Anadolu’yu cennete çevirmeyi düşlüyordu, onlarsa cehenneme çevirdiler. Avrupa’nın gönlünü hoş etmeye gelince, takiyyeci şeriatçılarla nasıl da el ele tutuşuyor, nasıl da sarmaş dolaş oluyorlar!

Aceleleri varmış

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Siz kendi kişisel işlerinizi de böyle abullabut mu yürütüyorsunuz? Şirketlerinizi, evinizi, kişisel hayatınızı? İnsan bir düşünür, kafa yorar, tartışır; bütün eksi ve artıları, sorunun tüm bağlamını hesaba katar; kararını ondan sonra verir. Yalnız büyük sermayenin, TÜSİAD’ın değil, herkesin, köylünün, esnafın, işçinin, gençliğin çıkarlarını gözetir. Bütün bir ulusun geleceği, belirli bir çıkar çevresinin, gelip geçici hükümetlerin, acemi politikacıların keyfine bırakılır mı?

Bakın İngilizler Euro’yu hâlâ kabul etmediler, üstüne AB sürecinden ayrılma kararı aldılar. Bütün toplumsal kesimleriyle yıllardır tartışıyorlar. Hâlâ karar veremediler. Neden? Çünkü ulusal bir meziyetleri olarak, hiçbir işlerini aceleye getirmezler. Ama size acele ettirirler, o başka! Çünkü önce kendi ulusal çıkarlarını düşünmeleri, bunun için de başka devletleri güderek sömürmeleri diğer bir ulusal meziyetleridir. Oysa siz tutturmuşsunuz: Acelemiz var! İkide birde elinizde bilmem kaçıncı paket, her defasında aynı laf: Acelemiz var! Alın o acelenizi, başınıza çalın. Bilinmelidir ki hiçbir acele işten hayır gelmez, çünkü acele eden, araştırıp düşünmeden karar verir. O karar da kesinlikle yanlış karardır.

İkiz Sözleşmeler’in yasalaşması

4 Haziran 2003 günü de böyle oldu: “İnsan hakları”na ilişkin iki Birleşmiş Milletler sözleşmesi TBMM’nden alelacele, yangından mal kaçırır gibi geçirildi. AKP ve CHP’nin oylarıyla, bir oldu bittiye getirilerek, adeta kamuoyundan kaçırılarak… Sözde çok sesli televizyonlarımız -Meltem TV ve Ulusal Kanal dışında- bu yasalarla ilgili iki cümlelik bir haber dahi yapmadılar. Olup bitenin üstünü örtmek, kamuoyunu uyutmak istedikleri gün gibi aşikâr.

Peki nedir bu sözleşmeler? Kimi ulusalcı yazarlarımızın şu nitelemeleri ne olduklarını en iyi şekilde anlatıyor: Seksen yılın en büyük komplosu, ikiz ihanet sözleşmeleri, Türkiye’yi parçalama yasaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi varlığına son verme beyanı olan sözleşmeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine yerleştirilen dinamitler, Türkiye’nin Yugoslavyalaşması sürecini başlatan yasalar, yeni Sevr antlaşmaları, emperyalizmin elindeki en etkili koz ve silah…

Türkiye’nin AB istilası uğruna, 1995 Gümrük Birliği Antlaşması’ndan sonra, neticelerini hesaba katmadan verdiği en zararlı ödünlerden biri oldu, bu sözleşmelerin kabulü.

Bu tür işler usul usul, “salam yöntemi”yle kotarılıyor:

-Önce bir büyükelçi ülkesi adına imza koyuyor.

-Ardından, bakanlar kurulu onaylıyor.

-En sonra başka bir hükümet Meclis’te yasalaştırıyor.

Türkiye’de de yapılan bu oldu. Süreç yaklaşık üç yılda tamamlandı. Cumhuriyetimizin bir temeli daha, uzun bir zamana yayılarak halka hissettirilmeden ortadan kaldırıldı.

Türkiye insan haklarına ilişkin iki Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni 15 Ağustos 2000’de imzaladı. Türkiye adına imzayı New York’ta Büyükelçi Volkan Vural koydu. DSP-MHP-ANAP Koalisyon Hükümeti onayladı, ancak Meclis’e sevk edemedi. Bu eksiği de AKP Hükümeti giderdi. Göstermelik ve tutarsız birkaç beyan ve çekince ile, Meclis’ten sinsice geçirdi. Öyle ki birçok milletvekilinin, hatta bakanların, sözleşmelerin içeriğinden ve doğuracağı sonuçlardan habersiz olduğu ileri sürülüyor.

1966’da BM tarafından imzaya açılmış olan sözleşmeler AB’nin tüm üyeleri ve aday ülkeler tarafından kabul edilmişti. Batıcı işbirlikçiler bunu Kopenhag ölçütlerine uyum yolunda önemli bir adım olarak niteliyordu. Çünkü sözleşmelerin kabulü “Kopenhag Kriterleri ve Uyum Raporu”nda yasal öneriler arasında, “AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı”nda orta vadeli hedefler arasında yer aldı.

Ancak sözleşmelerin gözden kaçırılan çok daha korkunç bir yönü daha var; işin asıl püf noktası da burada: İkiz Sözleşmeler’in kabul edildiği 1966 yılında dünya koşulları çok farklıydı. Bu tür antlaşmalar o yıllarda emperyalist Batının zulmü altında inleyen halkların kurtuluşu için gerekliydi. Ancak sonra koşullar değişti. Küreselleşmeci kraliyetçiler bugün 200 civarında olan devlet sayısının 5000’e çıkarılarak bir “dünya kentler federasyonu” kurulmasını hedeflemektedir. Bir hedef varsa, tabii araç da gerekli… Araç olarak İkiz Sözleşmeleri kullanabileceklerini fark ettiler: Bu sözleşmeler kabul ettirilerek ulus devletler halklara, etnik, dilsel ve dinsel topluluklara bölünebilir, yıkılabilirdi.

Sovyetler Birliği’ni dağıttılar, Yugoslavya’yı parçaladılar, sıra şimdi Türkiye’de…

İkiz Sözleşmeler’in mahiyeti

“İkiz Sözleşmeler”den “azınlıkların siyasal ve kültürel hakları ile halkların ‘kendi kaderini belirleme’ (self-determinasyon) hakkını tanımayı öngören şu iki sözleşme anlaşılıyor:

-Birleşmiş Milletler Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi

-Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi.

BM sözleşmeleri İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni ayrıntılıyor ve tamamlıyor.

34 yıl katılmaktan kaçındığı İkiz Sözleşmeleri AB hayali uğruna imzalaması, teslimiyetçi çevrelerce Türkiye’nin, AB yolunda “önemli bir virajı almış” olduğu şeklinde yorumlanmıştı.

İç hukukun üzerinde yer alan sözleşmeler “tüm halklarla, hükümeti olmayan ya da vesayet altında bulunan halkların kendi geleceğini belirleme hakkını” içeriyor. Ayrıca şu hakları güvence altına alıyor: Yaşama, sağlık hizmetlerinden yararlanma, eğitim, sosyal güvenlik, adil yargılanma, sendika kurma, kültürel hayattan yararlanma, insanca yaşama, ailenin korunması ve çocuk hakları ile düşünce ve ifade özgürlüğü.

Türkiye bakımından sonuçları

Sözleşmelerin kabulü Türkiye bakımından şu olumsuz sonuçları doğurabilecektir:

1)Türkiye “tüm halkların kendi kaderini belirleme hakkını” tanımış oldu. Buna göre Türkiye’de “halk” olduğunu ileri süren herhangi bir topluluğun, Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılma hakkı kabul edilmiş oluyor. Ayrılmak istemeyenlere ise, kendi statülerini özgürce belirleme hakkı tanınmakta. Bunlar sözleşmelerin şu ilkelerine dayandırılıyor: “Tüm halklar self-determinasyon hakkına sahiptir. Bu hak ile siyasal statülerini ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini serbestçe belirleyebilirler. Devletler, halkların self-determinasyon hakkının gerçekleşmesi için destek sağlamalıdır.”

Ancak sözleşmede yer alan “halk” kavramı üzerinde, sözleşmeye taraf ülkeler arasında ortak bir tanımlama yapılmış değil. Ancak siz kaygılanmayın, uluslararası merkezler, ABD, Avrupa Birliği’nin iki kabadayısı, Almanya ve Fransa kendi işlerine gelen bir tanımı yakında Türkiye’ye dayatacaklardır. Tabii “Bak karışmam ha, yoksa seni aramıza almayız” diyerek… Bizimkiler de hep aceleleri olduğu için, yine bir “değiştirme fırsatı” (!) bulmanın sarhoşluğuyla, yabancıların yaptığı o tanımı da kafayı hiç çalıştırmadan kabul edeceklerdir.

2)“Kendi kaderini belirleme hakkı” (self-determinasyon ilkesi) uluslararası hukukta “kendi kültürel kimliğini belirleme hakkı” anlamı kazanmış bulunuyor. Bu nedenle, kimi yorumculara göre Türkiye, örneğin “Kürtlerin kültürel haklarını” otomatik olarak tanımış oluyor. Bunun ardından başka talepler de gelecek, kuşkusuz.

3)Türkiye “etnik, dinsel ve dilsel azınlıklar”ın kültürel ve siyasal haklarının tanınması yükümlülüğü altına girmiş olacak. Şu maddeye göre: “Etnik, dinsel ve dilsel azınlıkların bulunduğu ülkelerde, bu azınlıklara mensup bireylerin kendi gruplarındaki diğer üyeler ile birlikte kendi kültürlerini yaşama, kendi dillerini konuşma ve kendi dinsel ibadetlerini gerçekleştirme hakları engellenemez.”

İlk bakışta masumane ve yerinde görünen bu tanımanın, -ulusal çıkarın yerini yerel, etnik ve kültürel çıkarlar çatışması alacağı için- uzun erimde Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü üzerinde çok olumsuz etkiler yapacağını tahmin etmek zor değil. Böyle bir gelişmenin ilk tahrikçisi de -geçmişte olduğu gibi- Batılı para babaları, AB ve ABD olacak. Açın Osmanlı tarihini okuyun, örnekten geçilmiyor.

Ne var ki bu belaları başımıza saranlar ne tarih okur, ne ondan ders alırlar; dolayısıyla çok yakında şu felaketlerle karşı karşıya kalacağız:

-Cumhuriyet düşmanı ve bölücü terörü daha da azgınlaştıracak, üstelik bunlara uluslararası koruma sağlayacak bir hukuki ortam oluşacaktır.

-Ayrılıkçı, bölücü, mezhepçi, tarikatçı faaliyetler meşrulaştırıldığından, bu faaliyetler doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti yasalarına dayanılarak yürütülecektir.

-Söz konusu faaliyetleri önlemeye yönelik devlet müdahaleleri yasa dışı sayılacaktır. Yabancı güçler iç işlerimize karışacak, hatta askeri müdahale söz konusu olacaktır.

4)Sözleşmelerde öngörülen kuralların denetimi ve ihlalleri durumunda yaptırım uygulanması için etkin bir mekanizma bulunmuyor. Buna karşılık sözleşmeler AB ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından referans olarak kabul edilmektedir. Dolayısiyle “etnik, dinsel ve dilsel azınlıklar,” örneğin Kürtler, kültürel haklarının verilmediği gerekçesiyle AİHM’ye kolektif başvuruda bulunabilecek.

-Batı ülkeleri bu sözleşmeleri bahane ederek sözde “Kürt sorunu”nu kurcalayabilir. Benzerlerini kışkırtabilir.

-BM Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi olağanüstü hal durumunda temel hak kısıtlamalarına sınırlamalar getiriyor.

Sözleşmeler Türkiye’nin AB sürecinde gerçekleştireceği siyasal ve hukuki reformlar için yol gösterici olacaktır.

Sözleşmelerin uygulanabilmeleri, TBMM tarafından da onaylanmış olmalarına bağlıydı ki bu da sonunda gerçekleşti. Onay “sözleşmelerin, Türkiye’nin sosyal ve hukuki yapısına uygun olmadığı düşünülen maddelerine çekince konarak” yapılmalıydı ki öyle olmadı. Neden? Çünkü bizimkiler yalnız “aceleci,” yalnız “düşüncesiz” değildir. Bizimkiler aynı zamanda “kraldan kralcı”dır. Nasıl olsa bütün verdiklerini, kendi ceplerinden değil, Anadolu insanının kesesinden veriyorlar. Anadolu halkının geleceği kararmış, Batıcı para babalarının, onların uşaklarının umurunda mı?

Hiç mi umut yok? Var!

Evet, teslimiyetçi cephe karşısında,  TÜRK MİLLETİ cephesinin sesi çoğu zaman bastırılıyor.

Ama ya gerçekler? Hangi gerçek sürekli bastırılabilmiş?   Bu yolun sonu uçurumdur . Siyasal erki elinde tutanlar kendi deyimleriyle “sistem ile” Cumhuriyet ve onun kurumları çatışma halindedir. Cumhuriyet devriminin rövanşını almaya kalkışan siyasal iktidar devletin ulusu ve ülkesi ile bölünmez tümlüğünü parçalayacak, bölücülük ve gericiliği kurumsal hale getirecek ihanet yasalarını çıkararak yola devam etmektedir.

 

Devlet içinde teokrasi yanlısı kadrolaşmada sıra yargı erkine gelmiştir. AKP Atatürkçü yargıç, savcı ve müfettişleri hızla tasfiye ve sürgüne tabi tutmakta, kilit noktalara teokrasi yanlılarını yerleştirmekte, bir zamanlar Recep Tayyip Erdoğan’ı yargılayan DGM’nin tüm kadrosu dağıtılarak cezalandırılmakta ve hukuksuzluk doruğu ulaşmaktadır. Yargı erki kendi kendine karar verememekte. Karar adresi HSYK olmuş durumda .

Siyasal iktidar, teokratik amaçlarına ulaşmak için Türkiye’ye karşı düşmanca politika izleyen dış ve iç ihanet odakları birlikte Ordu ve Cumhuriyet’in diğer kurumlarını açıkça hedef almakta, bu kurumlara karşı karalama ve yıldırma kampanyası yürütmektedir.Toprak bir devletin varlığının temel ve vazgeçilmez öğesi, bağımsızlık ve egemenlik haklarının simgesi olduğu halde;

Yetmedi ! Şu sıralar ordumuza cephe üstüne cephe açtırılıyor. Mesela ,

a)Yabancı yatırımlar yasası ile ülkede yabancıların toprak (arazi ve emlak) edinmesinin önü açılmakta, yani vatan toprakları haraç mezat satışa çıkartılmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin yabancılara toprak satışını iptal eden kararları gün ışığı gibi ortada dururken, yargı karalarını hiçe sayacak, etkisiz kılacak biçimde yeni yasal düzenleme yapılması Anayasa hukuk açısından ağır bir hukuk ihlalidir, “fonksiyon gasbıdır.”

b)37 yıldır TBMM’nin reddettiği “Siyasi ve Medeni Haklar”a ilişkin uluslararası sözleşme ile Ekonomik ve Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin uluslararası iki sözleşme 4 Haziran 2003 tarihinde Meclis’ten geçirilmiştir. Türkiye’nin bölünüp parçalanmasına, Lozan yerine Sevr’in yaşama geçmesine yol açmış ve bir tarafından BAHÇELİ diğer tarafından ERDOĞAN bu yasalara dayanarak koltuklarının devamı için bugün BAŞKANLIK demektedir.

Kod adı DEVLET BAHÇELİ VE DENİZ BAYKAL olan bu operasyonların altında RECEP TAYYİP ERDOĞAN imzası hükümet adına yer almaktadır.

Bugün Baykal ucu kapalı bir rahatsızlık sürecinde. Bir anda şen ortaklar CUMHUR ittifakıyla ortaya çıktı. Ne de olsa İkiz yasalar mimarları birbirlerine sırt vermek zorundalar.

Birbirine zıt düşünceler birbirini tamamlamaktadır.Deniz Baykal 2003 yılında Devlet Bahçeli’nin DSP ve ANAP ile onayladığı ikiz yasaları meclisten MİLLİ GÖRÜŞ geleneğini temsil eden AKP ve Erdoğan vasıtasıyla geçirdi.

Fark eden bir şey yok. Bugün Devlet Bahçeli ve Deniz Baykal onaylarına sahip çıkarcasına BAŞKANLIK rejimini desteklemektedirler.

Bütün “halkların kendi tayin hakkının” olduğunu, bu hak vasıtasıyla halkların kendi siyasi statülerini serbestçe belirleyebileceklerini bildiren ve bu sözleşmeler ile her türlü etnik topluluklara, din ve mezhep mensuplarına, tarikatlara, cemaatlere ve yerel gruplara kendi hukukunu tayin hakkı verilmektedir. Başka bir anlatımla, siyasal erki elinde tutanlar demokratik, laik, çağdaş hukuk yerine; Türkiye’yi parçalanmaya götürecek “çok hukukluluk” kaosunun içine sürükleyecek yol haritası izlemektedir. Bu yolun, yol haritasının sonu uçurumdur, uçurum…

Bugün o uçurumun kenarındayız.

İkiz yasalar (4867 ve 4868 sayılı kanunlarla kabul edilen BM sözleşmeleri

Bundan 37 yıl önce 1966 yılında kabul edilen ve 1976 yılında yürürlüğe giren bu sözleşmeler, daha önce de Türkiye’nin önüne konulmuş, ancak ulus devlete yönelik tehditler oluşturacağı düşüncesiyle onaylanmamıştır.

Her iki sözleşmenin 1. maddesi kelimesi kelimesine aynı olup aynen;

  1. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.
  2. Bütün halklar, …….., doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz.
  3. …… bu sözleşmeye taraf bütün devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir. denmektedir.

Biz iktiadar koltuğuna oturmak için bugün AFRİN cephesinden gelen şehit haberlerine canımızı sıkarken , dün kimlerin kendi menfaatleri için nelere imza attığına bakmamız gerekiyor. Dün siyasetçilerin attıkları imzalar için bugün mürekkep yerine kanla yeniden birşeyler karalamaya çalışıyoruz.

Devletin saygı göstermeyi taahhüt ettiği bu maddelerde “ayrılmayı” da kapsayacak şekilde “kendi kaderini tayin hakkı tanınan” “uluslar” değil, “halklar”dır. Böylece, ülke bütünlüğünü tehdit eden eylemler “uluslararası güvenceye” kavuşturulmuştur.

Her iki sözleşmenin 1. maddesinin 2.bendine göre de Türkiye halklara göre ekonomik parçalara bölünecektir.

Burada söz konusu olan sıradan bir yasama faaliyeti değildir. Anayasa’nın 90. maddesi karşısında, TBMM kararıyla onaylanan bu sözleşmelerin “Türk kanunlarını değiştirici” özellikleri olacak, “iç hukukun bir parçası” kabul edilecek ve diğer yasalardan farklı olarak “Anayasa’ya aykırılıktan dahi ileri sürülemeyecek”tir.

Nitekim, onaylanan bu sözleşmelerin 2. maddesine göre; “Sözleşmede tanınan hakları kendi mevzuatında veya uygulamasında henüz tanımamış olup da bu sözleşmeye taraf olan devletler, kendi anayasal usullerine ve sözleşmenin hükümlerine uygun olarak, sözleşmede tanınan hakları uygulamaya geçirmek için gerekli olan tedbirleri ve diğer önlemleri almayı taahhüt ederler”.

Üstelik, bu sözleşmeleri onaylayan TBMM’nin daha sonra bu sözleşmelerin içeriğini değiştirme olanağı da yoktur.

Ayrıca, Anayasanın 15. maddesinde; savaş, seferberlik, sıkıyönetim gibi olağanüstü hallerde dahi bu sözleşmelerde yer alan “hakların” kısıtlanamayacağı öngörülmüştür.

Bu sözleşmelerde yer alan ortak hükümle, BM bünyesinde oluşturulacak komisyon ve komiteler, Türkiye’de denetim yapma ve iç işlerimize doğrudan müdahale etme olanağına kavuşuyorlar.

Özetle, onaylanan “İkiz Sözleşmeler”, ulus devletimizi ve egemenliğimizi bölen yasalardır. CUMHUR ittifakı bunun neresindeyse bunu anlamak size düşer.

Yetmemişse AFRİN sonrası çıkıp kandırıldık derlerse şaşırmayın . Çünkü ben siyasetçilerimizin dün dedikleriyle bugün dediklerinin tutmadığını gördüm .

Bu yüzden CUMHUR ittifakı neymiş demekten kendimi alamıyorum .

Atatürk ve Cumhuriyete Kuşatma Yahuda Çıktı
“Atatürk ve Cumhuriyete Kuşatma” Yahuda Çıktı

Her zaman olduğu gibi son kitabım “ ATATÜRK VE CUMHURİYETE KUŞATMA “ YAHUDA ! Okunası bir kitaptır. Bu konuları daha farklı bir gözle inceledim .Okumaktan kaçınmayın. Israr ediyorum.

Sevgiyle kalın

#Atabey H.Hakkı Kahveci

www.medyasiyaset.com

Hakkında Hüseyin Hakkı Kahveci

Hüseyin Hakkı Kahveci Gazeteci, Yazar, Stratejist, Siyaset ve Terör Uzmanı olarak Free Lance yani bağımsız gazetecilik alanında faaliyet göstermektedir. 19 Kasım 1972 tarihinde İstanbul'da dünyaya gelmiştir. İlk – Orta ve Lise eğitimini Ankara'da tamamlamış olup 1991 yılında Devlet Bursu ile yurt dışında burslu Tıp eğitimi almıştır. Sonrasında CSU – USA'de İşletme üzerine Üniversite eğitimi sonrasında MD; Master düzeyinde Uluslararası İlişkiler ve Management eğitimi almıştır.

Bir Cevap Yazın